İzleyiciler

Takipte kalalım, kopmayalım

Blog Tavsiyelerim

  • Yazsak yazsak bedavaya ne yazsak? - Klavyenin tuşlarına konuşurmuş gibi hızlı hızlı basmayı unutmuş bir insan olarak karşınızdayım, yine ve yeniden. Yazmayı unuttuğumdan endişe bile etmiştim...
  • Romantik Komedi - Bu aralar romantik komedi filmlerine taktım. Hepsine bayılıyorum! Bu filmleri izlemek insana mutluluk veriyor. Fazlasıyla eğlendiriyor. Ve farkettim ki izl...

Kaç tıklanmışım?

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Öne Çıkan Yayın

Kim Bu Kerem Yahu?

Bu yazım bir bilinmeyene ışık tutmak amacıyla klavyeye dökülmüş olsa bile üzgünüm koca bir muallak içermektedir. En azından konuyu bir yer...

ALA SAHNE'NİN SILA ABLASI

Bu yazı geçen seneki oyunumuz namına çıkarılan ALA FANZİN için yazılmıştır efenim.

***

Merhabalar efendim. Ben deniz ALA Sahne'nin naçizane Sıla ablasıyım. Tarih öğretmeni bir anne matematik öğretmeni bir babanın kızıyım. Tiyatroya olan bağım onlar sayesinde gelişti. Annem  Havva Okumuş Erzurum'un Atatürk Üniversitesi'nde, daha öncesinde orta öğretim, lise yıllarında İstanbul'da amatör olarak tiyatroya gönül vermiş, birçok sahnenin tozunu yutmuş. Babam Hüseyin Avni Okumuş ise kendi çapında yazar, çizer bir adamdır. Hal böyle olunca çocukluk çağım onların sanat koşuşturmacaları ile Mersin'in Güzelyayla'sında geçti. Bir köy okulunda tiyatro sahnesi kuran annem ve babam sayesinde hem küçük yaşlardan itibaren o büyülü sahnenin bir parçası olmuş hem de kalemi elime alma fırsatı  bulmuştum. Ortaokul çağlarımda ise tiyatroyu tam anlamıyla bir çocuk oyununa çevirmiştim. Boş derslerimizde bir kaç arkadaşımı toplar, bir kenara geçer evden aşırdığım tiyatro metinlerini onlara çalıştırırdım. Bir nevi ''yönetmencilik oyunu'' yani. Sonra bu ekiple sınıf sınıf gezip kendi skeçlerimizi canlandırmaya başladık. ALA Sahne'nin benim için o günlerde kurulan bir hayal olduğunu söylemem gerek.
O günlerden bugünlere gelene kadar Mersin Altan Erkekli Sahnesi, Mersin Tiyatro Atölyesi ve son olarak da Çukurova Üniversitesi Drama Topluluğu'nda bulundum. Öğrendikçe tiyatroyu ve hayata kattıklarını daha çok seviyor, aldığım ''alaylı tiyatro'' eğitimini materyale dökmek istiyordum. Geçen sene neden olmasın diyerek Adana Anadolu Lisesi'nin kapısını çaldım.  Getirdiğim teklife oldukça sıcak bakan bu okul bana küçüklüğümden beri biriktirdiklerimi hem aktarma hem de genç bir tiyatrocu olarak rejisörlük yapma imkanı sundu.
Halen devam ettiğim Çukurova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü dahi tiyatroya olan bakış açımı oldukça etkiledi. Küresel bir çağda yaşıyoruz. Artık her alanın disiplinlerarası değerlendirilmesi gerektiği yadsınamaz bir gerçek. Zamanla tiyatro da böyle bir hal aldı gözümde. ALA'lı genç oyuncularla yaptığımız da tam olarak bu. Bir metni alıp disiplinlerarası bir yöntemle üzerimize biçmek. Bu sebeple kendime eğitmen, oyuncu koçu, rejisör  vs gibi bir isim yaftalamaktan itina ile kaçındım. Henüz öğrenecek çok şeyim ama paylaşmak istediğim birtakım şeyler var anlayacağınız. İçinde olduğum bu durumu türk tiyatrosunun önemli kadın oyuncularından Macide Tanır otobiyografisini kaleme aldığı kitapta şöyle özetlemiş:
''İnsanoğlu kendini ne kadar törpülerse törpülesin, ne kadar adam olmaya çalışırsa çalışssın gene eksik tarafları kalıyor.''
 Biraz da bu yüzden gelin dedim ''bizim'' bir ismimiz olsun; ALA Sahne gibi mesela! Ben de onların naçizane Sıla ablasıyım efendim. Nihayetinde koca denizde bir kum tanesi olan ben  giderim bir başkası gelir, lakin ALA Sahne ve bu güzel okuldaki amatör tiyatro ruhu kalsın ister gönül.
Geçen sene bu işbirliği ve bütünlük ile hayli beğeni topladık. Bu sene de bu parçası olduğum butünden kopamadım. Derken Kanlı Nigar oynamaya karar verdik...
Oyunumuzun yazarı Sadık Şendil vakti zamanında şöyle özetlemiş oyunu:
''Siz oyuncular, oyunlarda bir çeşit giysiler giyersiniz. Ben de bu sefer yüklükte kalma eski bir samur kürk buldum. Size onu giydireceğim.''
Oyunumuz Karagöz ve Hacivat esinlenmelerinden tutun da meddahlık geleneğine kadar açılan Geleneksel Türk Tiyatrosu yelpazesinin her alanına değinmiş. Biz çok sevdik ve giydik bu samur kürkü. Yine yazarımızın bir alıntısı ile bitirmek istiyorum yazımı izninizle.
''... aynaya hiç bakma, yakıştı mı yakışmadı mı onu sen ben anlamayız, onu seyirci denen şaşmaz ayna tayin eder.''


A.Sıla Okumuş


STAJ

Tebrikler Cenk  Bey nurtopu gibi bir stajeriniz oldu!
Ta-ta ben geldim. Ofisten merhabalar. Ekşi kahveler ile dolu staj günlerime hepiniz hoş geldiniz. Aslında maksadım stajımı özetleyen bir yazı yazmak değildi. Yakın zamanda bir masal bloğu açtıydım, oraya ilk masalımı yazacaktım ama hayat işte. İlham olmayınca zor. E şu an deli gibi Taht Oyunları okuduğumu düşünürsek masal yazamamam da çok normal bence. Neyden ilham alayım yani üstat o kadar güzel anlatmış ki fantastik bir tarihle yoğurduğu dünyanın çirkinliğini, umut aşılayacak yüzün kalmıyor. Neyse canım ne diyordum staj... Yani ne desem bilemedim katiyen hiç bir şey yapmadığım fakat şahsıma münhasır bir masaya sahip olduğum, sabah erken kalkmalı acı kahveli bi şey işte.

İlk günüm tam olarak şöyle geçti, ofise geldim masama oturdum ve ofis dedikodularını stokladım.
Ee ne demişler Migros size iyi gelecek. Bu arada stajım Migros Doğu Akdeniz ve Güneydoğu bölge direktörlüğünde yatırım departmanında. Her gün yeni bir mağaza açıp kapatıyoruz bir telefonla çok eğlenceli bir şey. Arsa sahibi yatırım yapılacak yerle ilgili arıza çıkardı mı gör sen bir de ofiste şenlik var demektir! Yatırım müdürümüze bazen o kadar üzülüyorum ki adam saçma sapan insanlarla, olaylarla uğraşmaktan havale geçirecek bir gün. Her neyse işte ofiste ilk günümde böyle havaleler ayılmalar bayılmalar ile geçiyordu ki içeriye çok hoş bir hanım girdi. Müdürümle bir anda derin bir araba muhabbetine girdiler. Hanım dertli tabii evladı gibi sevdiği bilmem ne model ultra lüx aracını taze satmış, yeni bir araç bakıyor. Gözüne birini kestirmiş bugün alacak yani kaçarı yok! Araba seksen üç bin beş yüz tele. Kadın ağzını açıyor seksenüçbinbeşyüz kapatıyor seksenüçbinbeşyüz. Çok ucuzmuş öyle diyor bir de... Her neyse bu hanımın adı bende seksenüçbinbeş yüz kaldı işte.
Ardından ofisin en çok çalışan elemanı ile tanışma fırsatım oldu çok şükür. Kendisinden gerçekten çok şey öğrendim. Kendileri aşağıda.

TANIŞTIRAYIM FOTOKOPİ MAKİNEMİZ KARINCA BEY!


Yaa öyle işte bakalım kaos adına bir şey yaşamış mıyım?
Şu ana kadar en gerici olay nasıl işe alındığını taahhüt edemediğim bir hanımefendiyle. En çok çalışan elemanımızı hor kullanırken yakaladım kadını. Adeta e-posta ile çıktı almayı bilmiyor bakışları ile canım karıncamı taciz ediyordu. Müdürüm de bana döküman gönderdim onları al dedi. Tam o sırada kör cahil hanım muhtemelen zihin gücü ile çıktı almayı başardığını sandı ama elinde benim dökümanlarım vardı. Kadına bunu anlatamadım!! Müdürüm müdahale etti tabii Sıla yapsın isterseniz diye. Çingene bana çemkiriyordu müdüre boynu kıldan ince tabii... YALAK!!!

Kaos entrika ve eğlence dolu ofisimden bu kadar. Ah Sophie Kinsella ah tüm o ofis hikayeleri yalanmış ah.


Sevgili 15 yaşındaki ben!

Bu benim 7 yıl önceki halime bir mektuptur!

Sakin ol be kızım. Şu an hayatında gerçekten iyi bir insan var ama o da daha çocuk, sen de çocuksun.  O yüzden birbirinizin kıymetini asla anlayamayacaksınız. Çocuktan ayrılışını rica ediyorum trajediye çevirme. Kutu falan hazırlayıp içine mektup yazıp dünya tatlısı bir insanı tüm okulun ortasında ağlatma. Kendine itiraf et artık; şımarıksın. Seneye tamamen yollarını ayıracağın iki tane kızcağızı hayatının odağı sanıyorsun. San san da biraz burnun sürtülsün oh. Belki herkese hemen canını teslim edecek kadar güvenmemeyi öğrenirsin ama neredeeee!!

Babanla iyi geçin. Odanı dağıtma ne olur zavallı teyzeciğinin hazırlanması gereken bir sınav var KPSS ... Yani sürekli senin arkanı toplamamalı. Hem seneye evleniyor alış yani. Daha fazla kitap okuma. Ayaklı hikaye gibi gezer oldun bir haller bir tavırlar. (Şaka tabii ki de oku hayatın boyunca yaptığın en iyi iş olacak. Ayrıca yazmaya ne olur devam et.) SAKIN SAYISAL SEÇME ya da seç genel kültür olur .............

Uluslararası lise öğrenci değişim programları ve sınavları var; puanın iyiyken git buradan. Şimdilerde buralarda çok fazla kan var ve çok da acı...

Anneanneni daha sık ara. Kaybedince tahmininden daha çok üzüleceksin...
İnsanlar hep aynı;  çokça yanlış insanı sevip çokça acı çekeceksin ama şunu söyleyebilirim ki en büyük aşk acın da dinecek yine düzlük var yolun bir kısmında. 22 yaşında o düzlüklerin birindesin işte; iyi bir insanla.

 Hani şu aynı sırayı paylaştığın gözlüklü kız var ya! Hah işte o canın ciğerin olacak. Nisa sabit zaten kezzap döksen yok edemezsin hayatındaki yerini bu sebeple; kendi kendine vasiyetini yazıp da ona okuyup kızı sürekli ağlatma. Hayır vasiyet ne yanİ ne yaşıyorsun ALLAHASEN :D :D Geçen 21 yaşındaki Nisa ile eski yazılarını okuyup gülüştük. Kendi ölümünü düşündüğün yetmemiş bir de kızcağıza zorla düşündürtüp ağlatmışsın. Psikoloğa falan mı gitsen acaba :D Bir de yani öldükten sonra Nisa 'nın senin mezarına gelip ''OŞT'' diyeceğini düşünmüşsün buna yorum bile yapmıyorum alem kızsın be Sıla :D :D (Çok edebi konuşmuyorum sıkılma diye daha 15 yaşındasın kasma yani.)

Psikolog konusuna dönersek; bir sene sonra harbiden gidip antidepresana başalayacaksın. Hiç gerek yok. Hani o zamanlar platonik sevdiğin çocuk var ya daha doğrusu seveceğin. Onunla görüşüyorsunuz bilmem kaç kilometreye rağmen. Bir kaç yıl sonra ama olsun. Hem düşündüğün gibi bir ilişkiniz olamayacak çünkü hayalettiğin gibi bir çocuk değil ama iyi bir dost olacak. Tiyatro ile arandaki bağı tekrar yapıp şu an yaşadığın hayata belki de vesile oluyor... O senin kırılma noktan.


Kilolarına dikkat et! Boy 1.60 kilo 55 maşallah! Seneye antidepresan falan derken elliydi atmış olur; bu dert olur sana diyeyim. Merak etme hep öyle tombiş kalmayacaksın ama sen yine de geceleri yemek yeme yani dikkat et. Üç santimcik daha uzuyorsun bu arada fazla boy kompleksi yapma. Kendinle şimdiden barış çok da barışma sonra şımarıklığının önünü alamıyoruz :D.
Sana kompleks yaptırıp bununla hegemonya kurmaya çalışan erkek arkadaşın olursa da koşarak uzaklaş! Kendini olduğun gibi sev.

O etek boyu ne öyle evladım! Ben utanıyorum lise fotoğraflarına bakarken. Ne olur öğretmenlerinin sözünü dinle kuru bağnazlık olsun diye değil seni korumak için söylüyorlar çünkü insanlar hayal ettiğin gibi değil.
Bir kaç sene sonra için bu da:

SAKIN SAÇINI BOYAMA. Harika bir rengi var çünkü doğal her zaman için en güzeldir.


MATEMATİK ÇALIŞ. Şımardığın yetti ana baba öğretmen diye iyice yaydın. Hazıra dağ dayanmaz be balım.


Öyle işte ufaklık öptüm seni.


Geç Olsun Güç Olmasın

Nasıl tembel oldum ben böyle. Bilgisayarımda revizyona gitmeme rağmen kıçımı kırıp bir yazı yazamadım. Oysaki neler yazacaktım...

YAZAMADIKLARIM:



1- SİYASİ İLİMLER TÜRK DERNEĞİ 14. LİSANSÜSTÜ KONFERANSI
5 Kasım 2016



Söz konusu dernek ve konferans hakkında detaylı bilgiyi ŞURADAN alabilirsiniz.
Gel gelelim ben bu konferansa niye katıldım? Uluslararası İlişkiler lisans öğrencisi olarak ne koparabilirsem kar diye baktığım bir konferanstı açıkcası.
İnanılmaz keyif aldığım bir kaç aksaklık dışında gayet verimli geçen bir organizasyon oldu.
Konferans üç oturumda gerçekleşti ben yalnızca iki oturuma katılabildim çünkü ilk iki oturum arasında bir hayli gecikme yaşandığı için programın gerisine düştüler haliyle işimiz gücümüz var biz de o kadar kalamadık affola.

Peki neler dikkatimi çekti?

1. Oturumda 7 farklı amfide sunular vardı. En çok dış politika analizi ile ilgilendiğim için Galatasaray Üniversitesinden Prof.Dr. Erkan Büyükakıncı'nın oturum başkanlığını üstlendiği sunuya gittim.
Erhan Hocamız bize sunumların neden 20 dakika olması gerektiği ile ilgili küçük bir konuşma yaptı.Tabii konferansın üzerinden günler geçtikten sonra 20 değil 15 olduğunu farkettik ama olsun :D
Hemen ardından ilk sunuyu Efe Sıvış ''Bir propaganda unsuru olarak Hollywood; ABD'nin 2.Dünya Savaşı müddetince Amerikan sinema filmlerinin Türkiye'deki rolüne ilişkin takip ettiği siyaset'' konusu ile gerçekleştirdi. İşin açığı konuya bayıldım. Tam da ileride üzerinde uzmanlaşmak istediğim bir alan diyordum ki bu sunum beni daha da heveslendirdi.

FLASH BACK
 Lise 3.sınıfta ne okumak istiyorsunuz sorusuna ''Bana kalsa uluslararası ilişkiler okurum fakat artık insanlara diplomasi ile bir şeyler sağlamak bu alanda barışı empoze etmek hayli güç o yüzden Radyo Televizyon Sinema okumak istiyorum'' demiştim.

Hard power, soft power kavramlarına değindikten sonra medya etkeninin uluslararası alanada kara propaganda hariç soft power olduğunu anlattı bize Efe Sıvış.
Şunlara dikkat çekti;
O.W.I
united artist
paramount

O dönemde(1942) Türkiye mevcut koşullardan ötürü tarafsız tavrını korumak zorundaydı. Bu sebeple ülkede propaganda yaratacak olan herhangi bir unsura izin verilemeyeceği için ''sansür'' Curchill-İnönü Adana Konferansı'ndan sonra kesinleşti.
Fakat halk evi tiyatrolarında sansürsüz filmlerin gösterimi devam etti.
Bu dönemin politikalarını anlamamızı sağlayacak bir kaç film
Sun Down
The Big Blocked

Foreign Correspondent


Bir de 1933 Ankara Belgeseli'ni sayın Erhan hocamızdan tavsiye aldık.

Özet olarak böyle bir sunum idi.

İnanılmaz görsel destekli (doğal olarak konu sinema) anlatısı gayet iyi fakat sonuç barındırmayan bir sunumdu tabiatı gereği. 

İkinci sunu ise Görkem Tnarıverdi'nin ''Barış Sürecinde Bozguncular'' sunumuydu fakat özür dileyerek bildiriyorum ki konu fazla salt bilgiye dayandığı için ve de görsel desteği olmadığından yetersizdi. O yüzden burada özet geçemeyeceğim.

Velhasıl ara verdik. Bir ömür sürdü bu ara! Kayıkhane'de öğle yemeği düzenlendiği için 11.45-13.00 arası sürmesi beklenen ara tam olarak 14.20'ye sarktı. Biz bir şekilde keyfini çıkarttık tabii fakültede kalsak da. Bu süreç içerisinde sağolsun bzileri de unutmayan büyüklerimiz sayesinde Starbuck sponsorluığunda kahvelerimizi de yudumladık :)




Ardından 14.20'de İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden Prof. Dr. İlter Turan'ın konuşmasını dinledik. Harika bir deneyimdi. Hem bizim biricik dekanımız ve bölüm başkanımız Prof.Dr Harun Arıkan'ın hocası olmasından ötürü çok keyifliydi hem de anlattıkları öyle her yerde bulabileceğimiz mesleki edinimler değildi.

Nelere değindi?

*Türkiye'de Modernleşme Süreci
*Demokratikleşme Türkiye'de neden sekteye uğradı?
* ''İktisadi gelişme Türkiye'deki demokrasinin alt yapısını oluşturmuş mudur?
*İtibar mevkiden gelmemelidir.
* Çoğunlukçu demokrasilerde muhalefet yıkıcı, iktidarı kaybetmenin maliyeti ise kabul edilemeyecek kadar yüksektir.

Konular gerçekten önemliydi fakat bizi en çok etkileyen kısım Harun Arıkan'ın İlter Turan'a verdiği plaket sırasında yaşanan diyalogdu. Prof Dr İlter Turan Harun  hocamıza ''Umarım sen de bir gün böyle öğrenciler yetiştirmiş olmanın gururunu yaşarsın'' dedi. Hoppa benim gözler bir doldu. Bana ne oluyorsa canım. Neyse hayalleri büyük tutmak iyidir :)

İkinci oturumda Prof. Dr. Harun Arıkan'ın oturum başkanlığını üstlendiği Avrupa Birliği sunumlarını izlemek üzere amfi dörde doğru yol aldık. Bu oturumda ise sunumunu ikinci sırada yapan Özlem Cihan kelimelere sığdıramayacağım kadar başarılıydı. ''El-Atında-Tutulan'' Çevre: Avrupa Birliği 2020 Çevre Hedefleri Üzerine Bir Değerlendirme.
Konu buydu fakat üzerinde çok kafa patlattığı aşikar. Bu konuyu nasıl kaleme alacağımı bilemediğimden ki ciddili bir tez konusu da olduğu için fazla deşmeme kararı aldım. Umarım yazısını yolladığı uluslararası dergilerden yanıt alır da yakın zamanda hep beraber okuruz makalesini.

Eh saat oldu 17.30 haliyle konferans benim için burada bitti umarım bu kısa değerlendirmem birilerinin işine yarar. ( Hiç sanmıyorum pek yüzeysel oldu ama belki linkler iş görür :)

                                                              ***
Bunların dışında ne yaptım peki? Uzun zamandır yapmadığım bir şey olarak kendime vakit ayırıp alışveriş yaptım! Sanırım hayatımın çantasını buldum!




Kendisi bence hem laptop çantası özelliği taşıyor hem de dünya tatlısı. Addax'tan aldığım bu çanta sanırım 60 tl idi.



Ehehehe arkasındaki ayılı pufidik hırkayı da aynı yerden aynı fiyata temin edebilirsiniz.
***
Az gittik uz gittik bir pazar sabahı sandalye aşırmak pahasına göl manzaralı kitap okuma seansı yaptık.


***
Gez eğlen bununda bir sonu var tabii canım sabah dersleri de önemli nihayetinde.

bkz: canlarım!


                                                       

2016'nın anlatmadığım daha doğrusu yaşamakla meşgul olup bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım kısmı aynen böyleydi. Yeni bir can dostu bile edindim. Kendisi Amerika'nın Kaliforniya Eyaleti'nden gelip hayatımıza neşe katan bir güzellik. Bunlara detaylı olarak başka bir yazımda değineceğim sonuçta önümüzde derya deniz bir amerikalı kanki duruyor !!

2016'nın ''EN''leri



Okuduğum en iyi kitap;



Yazılarımı az çok takip ediyorsanız dergi okumayı sevdiğimi de muhakkak biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız da hali hazırda öğrenmiş oldunuz. Elime geçen her türlü dergiyi okumaya bayılsam da vazgeçemediğim tarih dergilerim ve bir de VOGUE var. Neden Vogue seviyorum? Şimdi çoğunuzun belki de diğer kadın dergileri ile karıştırıp ön yargılı olduğu bir dergi olabilir. Hiç de öyle değil halbuki. İçinde boş beleş ''şunu şunla gördük şunu şunla bastık şu poposuna botoks yaptırmış'' haberlerine hiç rastlamadım. Daha çok moda-sanat dergisi. En güzel yanı da okurlarına devamlı kitap hediye ediyor olması.
Lakin yine dikkat çekeceğim bir husus var ben bu derginin ''aşk doktoru yok efenime söyleyeyim 2017'de sizi neler bekliyor burç yorumları'' gibi safsatalara da yer verdiğini hiç görmedim. Şahsen astrolojiye saygım var lakin günümüzde yapılan astrolojik yorumların zamanın yeterliliğinden yoksun olduğunu düşünüyorum. Her neyse işte misal şu an tüm kadın dergileri astroloji kitapları hediye ederken Vogue; Ntv yayınlarının  -''Zaman'' saatin neyi ölçtüğünü anlamak için çizgibilim - adlı kitabını hediye ediyor. 




 Hiç unutmam 2012'de bu dergiyi ilk kez almamı sağlayan da aşağıda fotoğrafını eklemiş olduğum Sherlock Holmes'in çizgi romanını hediye ediyor olmasıydı.


Hah yazının konusundan iyice saptım hemen toplayacağım. Bu kadar açıklama yapmamın elbet bir sebebi var. 2016'da okumaktan en çok keyif aldığım kitap Vogue'un hediyesi çünkü. 
BIRAK DAĞINIK KALSIN


Hayat kurtaran bilgileri mizahla harmanlayıp o kadar ilginç yerlere değinmiş ki bir okumakta fayda var derim.




İzlediğim en iyi film;

Hiç kuşkusuz Count Olaf! Yaşama enerjimi geri getiren o muhteşem film. (Bazı ruh emicilerin ısrarla göz diktiği yaşam enerjinize doping niteliğinde!!) Şu an dizisi çekim aşamasında umarım o da bir an önce yayımlanır. Bununla ilgili spoiler vermek istemiyorum. Ne olur izleyin sadece şuraya biraz ön bilgi ekleyeceğim.
Benden bu kadar umarım biraz olsun bir şeyler katabilmişimdir. En yakın zamanda görüşürüz böyle deniz derya birikmez umarım.

Bu da canım kardeşim Ekin'den gelen 2016'nın son ve en tatlı sürprizi.

ŞİMDİLİK



Ayır-ım
Ayır-mak

Benim bildiğim buğday sapından samanından ayrılır ki pilav olsun da karnımız doysun diye. İnsan insandan ayrılır mı hiç kardeşim? Kimin karnı doyacak kalanlarla? Kime göre neye göre sap, saman ki hem insan?
Geçen gece evime dönmek için otobüse bindim. Hızlı gideyim de bir an önce uyuyayımdı gayem. Değilse de yürürdüm. Dolmuşlar insanı insandan korumak için degildir. Yani en azından ümit ediyorum ki değildir. Uzun mesafeleri daha kısa sürede kat edip insan ömrüne ''zaman'' katmaktır. 
Şimdi şoför koltuğuna oturanların bunun bir tercihten, bunun insanlığa hizmet etmekten geldiğini bilmesi gerek. Sanmıyorum ki kimse o kornayı da oraya birbirinize ''küfür'' etmenin başka bir yolu olsun, bu aracı kullananın daha çok sesi çıksın, yayalar da bir haddini bilsin diyerek koymadı. Her ne kadar konuşma yetimiz de bu yüzden gelişmediyse.
Hah ne diyordum ayırmak.
Dolmuşta seyrimiz gayet normal devam ederken yola bir çocuk atladı. Şoför beyler önce korna çaldı haklı olarak. Çocuk bir otobüsün geldiğini görmemiş olacak ki yola atladı zaar. Ardından ani bir fren yapmak zorunda kaldı. Buraya kadar hiç sıkıntı yok. Sıkıntı bundan sonrasında. Beyefendi yolun kenarına sert bir bakış attı. Sonra da başladı söylenmeye.
''Bu Suriyelilerden çekeceğimiz var, hep böyle bunlar...'' vs vs.
Konuşmanın buradan sonrasını yazamayacağım çünkü hayli çirkinleşiyor.
E be kardeşim sen üzerine düşeni yaptın kornana bastın, çocuk kenara kaçtı sen de refleks olarak durdun. Peki ya bundan sonrasını duymayı biz içerideki yolcular hakketti mi? Senin şahsi fikirlerine maruz kalacak ne günah işledik biz yahu!
Çocuğun alnında mı yazıyordu BEN SURİYELİYİM diye.
Çocukların alınlarında, üstlerinde başlarında böyle şeyler yazmaz ki...
Küfür edip geçme neden diye sor... Bu çocuk kendini neden yola attı diye sor. Dilendikleri için şikayetçi isen bunu o çocuğa kim yaptırıyor diye sor. Bir çocuğun hayali dilenmek olur mu hiç? Soruna bir sorun da sen katma ne olur çözüm üret güzel kardeşim.
Türkiye nüfusu: 74.930.000  (2013)
Suriyeli nüfusu: 1.805.225    (2015) (Türkiye sınırları içerisindeki)
Harika bir toplum düzenimiz vardı kuşkusuz ki bir grup Suriyeli herşey çok olağanken pılıyı pırtıyı toplayıp kendisinin 74 katı büyüklüğündeki muhteşem toplumumuzu mahvetti.
Sorunu artık biraz da kendimizde aramanın, sorgulamanın vakti gelmedi mi?
Yahu sizin de atalarınızın bir zamanlar o toprakladan göçmediği ne malum.
Dünya vatandaşı olmak istiyorsak eğer; önce biz ayırmamayı, kayırmamayı öğrenmeliyiz. 
Savaşları bilmeliyiz ki neden savaşmamak gerektiğini anlamalıyız kanımca. Lakin savaşın kötülüğünü savaşarak görmeyelim ister gönül. İki gün sonra bizim de çocuklarımız ''el kapılarında'' itilmesin diye sevelim ne olur :) İnsanın yaşama hakkına sahip çıkmalı; eğer bir kurallar bütününe inanıyorsak bunu önce kendimiz uygulamalıyız.

''Dünyada toplam 4 bin 300 din ve mezhep bulunuyor.''

(Kaynak: Britannica Ansiklopedisi)


Kimseyi dinine göre de ayıramayız. İnsanlığın sürekli devinim halinde olduğu bir dünyada saygılı olmak lazım.
İnsan olabilmenin ne olduğunu bilmek lazım.
***
Ayırmayı o kadar çok seviyoruz ki iphone kullanın çok parası olduğuna kesin kanaat getirdik. Beğenmediğimizi eleştirmekten başka bir şey yapmadık. Beğenmiyorsan kullanma, okuma. Kimseyi rahatsız etme, eyleme. Güzel ülkemde, güzel dünyamda herşeyin bir fanatiği var samsung''cu'' iphone''cu'' diye bile ayrıştırır olduk. Hangisi işini görüyorsa onu kullan kardeşim değil mi ya? Nihayetinde telefondur yarına yenisi çıkar, hiç bilmediğin çıkar o daha çok işine yarar. Ona bile tapar olduk. Kraldan çok kralcı diye bir laf vardır bilirsiniz muhakkak. Bu kendi içimizde herkesi ''kendinleştirebileğin'' bir yarış değil. Olmasın...
Kimseyi bakışlarınla, sözünle, tavrınla taciz etme. Lütfen etme.
Kadın, erkek, hristiyan, müslüman (vs sayamadığım birçok din), aseksüel, sapyoseksüel, homoseksüel, heteroseksüel diye ayırma. Sana ne nihayetinde.
ŞİMDİLİK elimizde olan koşullar şunlar;


SÜRÇ-İ LİSANIMIZ VAR İSE HOŞGÖRÜN.





Hapı Yutmak.

Hayat ne uzun geliyor yaşarken insana. Sonra geçip giden yıllara bir bakmışsın, hiç öyle sandığın kadar da uzun değil aslında. Yani zaman akıyor tik tak.

Uzun zamandır can' arkadaşım, Betül'üm ile görüşemiyordum. Uzun zaman dediğime de bakmayın; taş çatlasın üç ay geçti geçmesine ama insanın 'bir gün görmese özleyeceği dostları' olmalı demezler mi zaten? Öyle bir dostluk bizimki, benim nazarımda. Bolca ergenlik içeren lise dönemini aynı sırayı paylaşarak atlattık biz. Eee az buz bir başarı değil yani dostluğumuz ergenlik rüzgarlarımızdan sağ çıktı, bir de lisenin üzerine geçen üç seneyi de hakkı ile devirdi. Hah işte biz de bugün aynen bunlardan bahsettik. Zamanın ne çabuk akıp gittiğinden. Daha dün gibi geldi ikimize de o lise kapısından girişimiz. Şimdi o lisenin üzerinden bir o kadar daha zaman geçti neredeyse. "Korkuyorum" dedi bugün Betül bana. "Sanki 25 yaşımıza gelince yaşlanacağız, o eski hevesimiz kalmayacak gibi geliyor" dedi. Hani filmlerde olur ya; bir anda DAN diye flash back girer böyle sahnelerde. Bilmem kaç sene önceye giderler falan. Hah işte aynen böyle oldu o an.

Lisedeki ilk günümüz; pek de akıllıyım o zamanlar. Gitmiş en ön orta sıraya göz dikmiştim hemen. Ergen başımda bin tane hevesle işte. Şöyle bir baktım; göz diktiğim sırada  başka bir kız oturuyor. O zamanlar belime kadar gelen saçlarımı ilk gün hatırına açık bırakmıştım. Açıkçası okul eteğimde pek hoppaydı ama olsundu çocuktum, kim bilir neye heves etmiştim. En önde oturan kız ise pek bir naifti. Saçları tepeden topluydu. Altında da diz kapağının tam üzerinde okul literatürüne uygun bir etek vs vs işte. Gittim hemen yanına oturabilir miyim diye sordum. "Tabii" demişti; gözlüğünün arkasına gizlenen kocaman gözlerini üzerime dikerek. Neyse işte sıra arkadaşı oluverdik biz o gün. E zamanla da muhabbetimiz arttı tabii. Sabahları aynı sırada bekler olduk, müdür beyin takdim merasimlerini. Bahçede en arkada 9. sınıflar, en önde 11-12ler, bizim yanımızda da 10. sınıflar bulunurdu. Betül her sabah içli içli 12.sınıflara bakıp "Oh ne şanslılar, bir kaç aya mezunlar... Keşke biz de bir an önce bitirsek okulu." derdi. Biz 12. sınıfa gelene kadar sabah seramonileri istisnasız Betül'ün bitse de gitsek yakınmaları ile geçti. Biz 12. sınıf olup, demir almak günü gelince liseden; bizimki gün saymaya başladı bu sefer de.

Onun aksine ben hep an'ı yaşardım. Bitsin istemezdim birşeyler. Yediğim keki bile seksen lokmada yer, tadını çıkarırdım yani. Aklıma eser okulu asardım mesela. Herhangi bir dolmuşa atlayıp son durağına kadar gider, yolda da yeni bir kitaba başlardım bazen. Betül başkaydı ama. Sanki 'anasının karnından 30larında doğmuş da, bir an önce beden yaşı ile zihin yaşını eşitlemek istiyor' gibi bir telaşı vardı. Derken işte lise de bitiverdi. Bizler üniversiteli olduk, yıllar yılları kovaladı; Betül'ün telaşı hiç bitmedi. Taa ki bugüne kadar.

"Korkuyorum..." dedi ilk defa. Büyümekten onun da benim kadar korktuğunu gördüm ya ilk kez, hah dedim hapı yuttuk; bu sefer gerçekten büyüyoruz.



Not: Bu muhteşem sayfayı içinde barından kitap Tunç İlkman'a aittir. En kısa zamanda kendisi ve her sayfasına aşık eden kitabı ile ilgili bir yazı yazılacaktır, yazılmalıdır. Yazmaz isem ayıp olur, yazık olur.

Evren Demişken


Cosmos Belgeseli'nden daha önce muhakkak bahsetmişimdir. Bu keyfli belgesel, evrenin sonsuzluğundan; bu koca Cosmos imgesinin büyüsünden bahseder. Cosmos bütünü ile ne kadar küçük varlıklar olduğumuza değinirken; her birimizin ayrı birer Cosmos olabilecek kadar büyülü tabiatlara sahip olduğunu açıklar. İnsanlar bu evren algısını ne yazık ki daha edinemediler. 21.yüz yılın "evrensel" dünyasını; yeryüzünde bir hiç olmakla bir tutup "hepimizde yıldız kumuşı var" öğretisini unutuyorlar. Tabii ki bu demek değildir ki hepimiz harikayız ooooh ne yapsak olur yani. Evet herbirimiz eşsiz yaratıklarız lakin ne yazık ki insanın evrim süreci ile birlikte gelen bu eşsiz olma durumu herkese aynı ölçüde vurmuyor. Herkesin hayattan beklentisi farklı. Kiminin derdi bu koca evrende atom altı parçacık bile olmayan sikimsonik bir kampüsteki amatör tiyatronun yönetmen yardımcısının "yediği bıldırcın hurmalar" mesela. Bazıları da var ki ne yapsam da bu fare kapanı dünyaya bir fark, bir güzellik katsam derdinde. Kimileri bunu sanatla yapar kimileri bilimle kimileri insanlığa hizmet eden başka başka alanlarla. Ama yapar işte. Bu koca evrende misal Charlie Chaplin ile o küçücük noktadan seni ayıran da budur. O, bu dünya'ya şöyle bir dokunup geçmiş; sense yaşayıp ölmüşsündür. Yeryüzünde yaşayan herhangi bir bitkiden pek de farkın olmadan hani. Ah pardon onlar biz yaşayabilelim diye 02 üretebiliyorlar doğru ya ne büyük haksızlık ettim onlara. Tabii bir de dertleri değil diye biliyorum; yan ağacın yaprağı daha yeşilmiş, berikinin odunsu gövdesi pek cılızmış falan. Böyle şeylerle uğraşmayıp sadece bu dünyadaki görevlerini yapıyorlar. Eğer  siz de bu dünyadaki görevinizi bulabilirseniz ne mutlu size; böyle meselelere kafa yoracak vaktiniz kalmaz. Belkide bu koca evrenden haberimizin olmasını sağlayan bilim adamlarından biri olursunuz. Belki de Vincent van Gogh olursunuz yahut ne bileyim 21.yüz yılın Beethoven'ı falansınızdır. Kim bilir Dario fo olur bir başka anlatırsınız Karl Marx'ın Das Kapital'ini. Demem o ki hadi yahu bırakın onu bunu açın gözlerinizi de dünyayı gezin bir tek insan olmasın derdiniz.
Bir şey sizi hedefinize ulaştırmak yerine hayatınızı daha da zorlaştırıyorsa; onu da ego yapmadan, kibir yapmadan koltuk sevdasına kapılmadan orada öylece bırakıp bir adım daha öteye gitmeye cesaret edin mesela. İşte bunları yapıp küçük küçük adımlarla ilerlerse evrende bir kum tanesi bile olmayan insan; işte o zaman evren bir kum tanesi olur onun için. Aklının alabildiğine... Ee ne demiş Carl Sagan "Hepimizde yıldız kumaşı var;
sende, bende hepimizde."

Sevgiler Saygılar

Bildiğiniz gibi elinden geldiğince amatör olarak tiyatro ile uğraşıp bir yandan da okulunu okumaya devam eden günümüz Türkiyesi mağduru aç kalmamak için uğraşan 21 yaşında bir genç kızım. Uluslararası İlişkiler okuyorum. Okulumdan ve öğretmenlerimden çok memnunum. Bu sene yönetmen yardımcılığını üstlendiğim Çukurova Üniversitesi Drama Topluluğu tahmin edeceğiniz üzere hayli vaktimi alıyor. Lakin öğretmenlerimin her zaman desteğini aldım bu konuda. Hazırlıktan 1.sınıfa geçtiğim sene ilk dersimizde bölüm başkanımız Profesör Doktor Harun Arıkan dersimize girmişti. Bizimle konuşmak, 4 sene sürecek diplomat adayı olma maceramızda bize yol gösterecek tavsiyeler vermek istemişti. O konuşma aklımdan hiç çıkmaz. Bize monoton öğrenciler değil de sanatla ilimle uğraşan bireyler olmamız gerektiğini söylemişti. Hayatı ne kadar tırmalarsak o kadar tutunabileceğimizi nasihat ederek;  bölümden birinci olarak mezun olsak dahi hayatı tanımayan, sanattan anlamayan, dünya hakkında fikri olmayan bireyler olarak yetişirsek yetkin birer birey olamayacağımızı eklemişti. Bu konuşma benim yoluma hala ışık tutar. Bu yüzden iki senedir ara verdiğim tiyatroya o sene döndüm. Derslerimi asla boşlamadan 1.sınıfı hatırı sayılır bir ortalama ile bitirerek drama topluluğunun seçmelerini kazanmış ve başarı ile sahnedeki vazifemi yerine getirmiştim. Bu sene topluluktaki ikinci senem. Aynı zamanda bölümde de ikinci senem. 
Üniversiteye hazırlandığım sene konservatuvar sınavlarına girmeyi çok istemiş fakat cesaret edememiştim. Öyle hayattan falan korktuğum için değil. Sınavları kazanamazsam diye endişeye kapılıp girmemiştim. Bu benim içimdeki tiyatro hevesini öldürebilirdi.  Ne yazık ki yukarıda ki tweette tabir edildiği kadar kolay değil o okulu kazanmak. Öncelikle üniversite sınavında belli bir başarı elde etmeniz gerekiyor. Çok şükür bu konuda hiç sıkıntım olmadı öğretmen anne babanın çocuğu olmanın hayat boyu meyvesini yedim. Üniversite sınavı da bunlardan biri idi. Lakin o başarı puanını elde etseniz bile "ooo hoş geldin biz de seni bekliyorduk" diye karşılamıyorlar o kapıdan hiç kimseyi. Halbuki ÖSYM puanı ile alan tüm bölümler ekstra bir yetenek sınavına tabiî tutmadan öğrenci alımı yapıyorlar.  Konservatuvar ve güzel sanatlar fakültesi hariç. Bu fakültelerde, girmek istediğin bölüm kapsamında hayli geniş bir yetenek sınavına tabiî tutuluyorsun ki bu sınavları da kazanmak her yiğidin harcı değil. 

“Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz. Hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkar olamazsınız.” 
Mustada Kemal ATATÜRK 

İşte bu sebeplerle sınava girmekten vazgeçmiş ve diplomasi tarihine olan ilgimen dolayı uluslararası ilişkiler tercih etmiştim.
 İki sene boyunca hocalarımdan öğrendiğim yegane şey saygı. Geçen sene Prof. Dr. Harun Arıkan'ın derslerinde gündemi meşgul eden konuları tartışırdık. Fakat öyle mecliste yapılan gibi hara güre, gürültü patırtı ile değil. Hepimiz bir ülke objektifinden bakıp, diplomat adabı ile konuşma sıramızı bekleyerek sürdürürdük dersi. 
Demem o ki keşke Güzel Sanatlar Fakültesi  ve Konservatuvarda yapılan yetenek sınavları her bölüm için geçerli olsa. Hatta meclise de bir alım sınavı olsa da böyle saygısız söylemlerle sistemi bilmeden şahıslara yapılan eleştirilere maruz kalmasak. Misal yukarıdaki tweette bahsi geçen Barış Atay. Saygı değer kültür bakanımız üniversiteye giriş sınavında başarısız olan öğrencilerin konservatuvarları tercih ettiğine değinmiş. Ben de üşenmedim sizin için Barış Atay'ın konservatuvara giriş öyküsünü araştırdım. 
Bir zamanlar benim üniversitemde yani Çukurova Üniversitesi'nde Biyoloji Bölümü okuyan Barış Atay tıpkı benim şu an yaşadığım süreç gibi sonradan oyunculuğa cesaret etmiş. Yani üniversiteye giriş sınavını kazanmış pekala bir bölüme yerleşmiş sanılanın aksine. Daha da zor olan yetenek sınavını geçerek sonunda hakettiği oyunculuk mesleğine kovuşmuş. 

***

Ne demiş Mustafa Kemal herkes sanatçı olamaz. Eee olamamış da. Size hepimizin tanıdığı birinden örnek vermek istiyorum. Sanatçı olamayışının bedelini milyonlarca insanın ödediği bir adamdan; Adolf Hitler'den. 

1907 yılında başvurduğu Viyana Güzel Sanatlar Akademisi tarafından ressamlığa uygun olmadığı gerekçesi ve yeteneklerini mimarlık alanında geliştirmesi öğüdüyle reddedildi. Adolf, bu öğüdü yerine getirmeyi çok istemesine rağmen bunun için teknik alt yapısı ve lise diploması olması zorunluydu.
...
Annesinin ölümünden sonra, Hitler'in tek isteği Güzel Sanatlar Akademisi’ne girebilmekti.
...
1908’de bir kez daha başvurduğu akademinin, onu yeniden reddetmesinin ardından umutlarını da yitirmiş bir şekilde tamamen parasız kaldı.
...
Hitler, ressam olma konusunda inat ediyor, bir sanatçı olma hayallerinde kendisine çok güveniyordu. Sanatçılık onun için tam anlamıyla bir idealdi.
''Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılırsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir antisemitist olmaya karar verdim.''

Hitler belki ressam olabilseydi dünya tarihi bir büyük felaketi ucuz atlatmış olacaktı. Onun karmaşık bilinçaltını yalnızca bıraktığı tablolardan çözümlemeye çalışacaktık. Milyonlarca insanın katledildiği Nazi kamplarından değil. Lakin herkes sanatçı olamıyor ne yazık ki.

Ne acı ki kızgın değilim bu söylemlerle. Sayın kültür bakanımız bu söylemi bir konuşmasında geçirdi, bazı arkadaşlarımız da yazıya dökmüş olmalı. Durum her ne olursa olsun koca ülkenin kültür bakanının sanata ve aydın diye tabir edilen kesime bakış açısı içler acısı.

Bu sene Levent Üzümcü üniversitemizi ziyaret etti. Biz genç tiyatro severlere önce dünyayı tanıyın; siyasetin ne kadar küçük bir oyalama aracı olduğunu görün ve sanata bir kez daha sarılın diyerek hepimize Cosmos Belgeseli'ni izlememizi tavsiye etti. Ben de üzerime düşeni yaptım ve izledim. Evrenin sonsuzluğu karşısında kendimi daha da değersiz hissetim. Başım eğildi.
Bu yazıyı etliye sütlüye dokunmadan sadece yapılan bir saygısızlığı haddim olmayarak eleştirmek maksadı ile kaleme aldım. Sürç-i lisan ettiysek affola. Yalnız siz sevgili büyüklerimiz böyle beylik laflarla sanata karşı yanlış bir algı oluşturur iseniz ne yazık ki bu ülke asla o aydınlığa kavuşamaz. Sevgiler, saygılar.

2017

Merhaba 2016. Koca bir sene arkamda kaldı. 365 gün 6 saat 9 dakika 9 saniye. Ne düşündüm biliyor musunuz hani bazen bir saat bile geçmez de zamanın akmadığından şikayet ederiz ya. Müjdemi isterim tam 8.766 saatin hakkından gelmişiz. Kimi zaman saniyeleri sayarak,  kimi zaman günleri avucumuzda tutamayarak. Bitmiş işte. Bitiyor yani koca koca sevinçler, hüzünler, bitmez dediğimiz aşklar, arkadaşlıklar, tıpkı geçmeyecegini sandığımız saatler gibi geçip gidiyor.

Azımsanamayacak çoğunluk takvimdeki bir rakamın değişmesinin ne ifade ettiğini anlayamadıklarını söylüyor ve anlamsız bir rakamı neden kutluyoruz diye şikayet ediyorlar. Onlara şunu söylemek istiyorum:

Bakın nefes alıyoruz. Bakın dünya dönüyor ve evren aklımızın almayacağı bir biçimde genişlemeye devam ediyor. Demem o ki biz küçük insan zihinlerimizle algılayabildiğimiz zaman kavramı içerisinde bir sene daha varoluşumuzu kutluyoruz. Tamam belki haklısınız ertesi sabah bambaşka bir zaman dilimine uyanmıyoruz ama dün ile değil; geçen sene bugün ile kıyaslayın kendinizi. Ne çok değişmedik mi sahi? Altı üstü bir kaç bin saatte ne çok büyüdük. Dünya ne çok yaşlandı, ne felaketler; ne sevinçler gördü...

Neyse bunlar derin meseleler öyleyse gelelim zurnanın zırt dediği yere. Kutlayacak bir şeyler bulduk elbette ama nasıl kutladık pekii?

Ay ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Ne gerek vardı yahu alkol fıçısına düşmeye? Neyse ki yanımda bir çok iyi dost vardı. Gerçi dost demek için hayli kısa zaman geçirdik ama içlerinde bazıları var ki sahiden dost be. Cancağızlarım ev arkadaşlarımla ne yazık ki ayrı ayrı girdik yeni yıla. Twinim çalışıyordu, ben Drama Topluluğu ile birlikteydim, Pinquitte ise bölümden kızlarla girdi 2016'ya.

Aman tanrım ben sabahtan beri 2016 mı diyorum? Çok özür dilerim ne 2016sı yahu Adanalıyık biz gardaş bir sıfır öndeyiz yani! 2017 hoş geldi öyleyse!!!???!!!


Adana'dan yeni yıl mazaraları...

Merhabalar Bayım

Merhabalar bayım. İnanın kim olduğunuzu bilmiyorum. Lakin kalbimdeki olası tüm aşkları tüketince; nihayet sizin hayatıma getireceğiniz bahara hazır olduğumu anladım. Belki tanışıyoruzdur. Belki de bir zamanlar yine iklimimi değiştirmeye niyetlenmişsinizdir. Hayat işte olmamış olacak ki şimdi size bu satırları adıyorum. Sırf bu yüzden gelin yeniden tanışalım.

Benim ismim aşık iken Leyla, öfkeli iken Hürrem, dost iken Yaren, düşman iken "AMAN EVLERDEN IRAK!". Tabii bunların ötesinde Tanrı'nın bana uygun gördüğü mü desem, anne babamın biricik kızlarına koydukları talihsiz isim mi desem bilmiyorum ama evet benim de bu dünya da anılan bir ismim var; SILA.

Anlamı pek derin, pek manalı. "Memleket, hasret, özlem..." Hayır bir türlü anlamıyorum; el kadar bebeğe ne diye boyundan büyük isim koyarsınız? Olacak iş mi şimdi bu? Hadi ömür boyu özlemek düşerse hayatıma? Dinmezse hiç kalbimin sızısı? Ah şu ebeveynler! Ne çok severler çocuklarına boylarından büyük dertler, mânalar, sorumluluklar yüklemeyi.

Görüyorum sizin de yaralarınız var; en az benimki kadar derin. Ama gelin bu defa deşmeyelim bu yaraları ne olur. Sizin adınız Bahtiyar olsun, benimki de Neşe!

Umuyorum bir kız kardeşiniz de vardır. Bir hanımefendinin kalbine o nezaketle yaklaşırsınız umarım.

Benim de bir ağabeyim var. Erkek tabiatını az çok tanırım vesselâm.

Ne hızlı geçiyor sizinle konuşurken zaman. Ne çok gevezelik ettim. Umarım başınızı şişirmemişimdir. Lakin daha çok konuşulacak şey var. Bir dahaki buluşmamızda kitaplardan bahsedelim olur mu bayım? Hem size çok sevdiğim o ışıltılı mecmualardan da bir kaç sevdiğim satırı okurum. Şimdilik iyi geceler.




Kerem Özdoğan Konulu Teşekkür

Merhabalar efendim.  Az önce uzun zamandır blokta girmediğim istatistik bölümüne girip; kaç tıklanmışım niye tıklanmışım bir bakayım dedim.  Gördüğüm rakamlar karşısında bu yazıyı yazma kararı aldım.  Çünkü neredeyse bir ayda ikiye katlamışım tıklanma oranımı. Yaklaşık bir ay önce yazdığım, hiç bir aydınlatma vasfı taşımayan birçok soru ve sorun içeren Kerem Özdoğan konulu "çokobiyografi" yazım adeta patlama yaratmış.

Tamamı ile duruşunu tavrını ve en önemlisi sahne mizacını beğendiğim bir oyuncuyu oldukça objektif biçimde ele alıp gözlemlerimi paylaşmıştım o yazımda. Hatta nerede eğitim aldığını merak edip çılgın sorularımla bitirmiştim. Yazının linkini de sevgili Kerem Özdoğan ile paylaşmıştım hatta bir ihtimal okur da  benim gibi meraklıları, genç oyuncu adaylarını aydınlatır diye çocukça bir hevesle. Lakin okuyup,  cevap vereceği tüm nezaketi ile teşekkür edeceği aklıma gelmemişti. Cevabını okurken elimde vileda ile ters takla atıyordum.  İnsanları putlaştırmak ne yazık ki halkımızın bir zaafı. Belki de insanlığın.  Lakin o da senin benim gibi öğrencilikten bir hevesle tiyatroya tutunmuş olabilir. Ege Üniversitesi Tiyatro Kulübünde başlayan macerası İstanbulda devleşmiş BKM ile buralara gelmişti neden olmasın. Misal hatta şu an ayakkabılarını çıkarıp "oooh be" diyordur yani tüm günün yorgunluğuna karşı. "yumruklarıyla dövüşür, dudaklarıyla sevişir her insanın yaptığı gibi! " Hatta daha da iyisi Umut Sarıkaya okur.



Velhasılkelam demem o ki mevzu bahis kişilik ise hala bir şey bildiğim söylenemez.  Yine de merakımın büyük kısmını aldığı eğitimi araştırarak giderdim. Gelin görün ki sevgili okurlarım sizin merak ettikleriniz karşısında hayretler içindeyim. Bir kaçını paylaşmadan edemem.

Tıklanma oranımı bir ayda ikiye katlayan boy merakınız beni bir mezura alıp Kerem Özdoğan'a bir şekilde ulaştırmaya itti. Bu sorularınıza başka nasıl yanıt bulurum bilemedim. Ey bire çılgınlar ne yapacaksınız adamcağızın boyunu. Olur da bir gün yan yana gelip selfie çektirirsiniz de , çok kısa kalıp yalnız gözleriniz görünür diye midir bu ürkünç merak?? 

Konu fazla dağıldı sanırım.  

Bir günde dahi farketmeden beni tıklara doyuran beyefendiye sonsuz teşekkürler.  İyi geceler :)





- Copyright © HAYATTAN - Skyblue - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan -